Kültür Nedir ? , Ne Anlama Gelir ? , Geniş Özeti

Kültür, insan türüne özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bu bütünün parçası olan maddi nesneler. Toplumsal yaşamın dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıtları gibi her türlü maddi ve tinsel ürününü kapsamına alır. Temelinde, yalnızca insanda bulunan bir yetenek yatar. Bu yetenek bazı yazarlarca soyut ya da akılcı düşünme yetisi olarak tanımlanmışsa da bu terimlerin anlamı pek açık değildir. Bazı kuramcılara göre de kültür insanın simgeleştirme yeteneğinin ürünüdür. Yalnızca insana özgü bir zihinsel edim olan simgeleştirme, nesnelere ve olaylara duyuları aşan bazı anlamlar verilmesini sağlar; dil ya da konuşma bunun en iyi örneğidir. Ama simgeleştirme kültürün tanımında çok önemli bir öğe olsa da tek başına kültürü açıklamaya yetmez. Kültür toplumsal yaşamin ürünüdür; işlevi toplumsal pratikleri anlamlandırmaktır ve kendisi de ancak toplumsal yaşamın başka yönleriyle ilişkisi içinde anlam kazanır.

Kavramlaştırma ve Tanım

Kavramlaştırma ve tanım sorunları. Günlük dilde “kültürlü olmak” bilgili, görgülü, incelikli olmak anlamına gelir; kültürlü kişi uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan, eğitimli kişidir. Kültür bu kullanimda, bilgi ve görgünün bireşimidir; insanin uygarlığın dışsal olanaklarını, bilgiyi ve tekniği içselleştirmesi, özümlemesi, kendi kişiliğinin bir parçası haline getirmesi demektir. Dışsal-içsel karşıtlığı uygarlık ve kültür karşıtlığının da temelinde yatar.

Bu tanım kültür ve kültürlü terimlerine bir değer yargısının yüklenmesine, bazı insan davranışlarının kültür kapsamı dışında kalmasına yol açar. Bazı toplumların töreleri başka toplumlara kültürsüzlük olarak görünür. Örneğin yabancı düşmanlığı ya da aşırı tüketim tutkusu, bu tanıma göre “kültürlü” davranış sayılmayabilir. Oysa daha geniş, daha kapsayıcı bir bakış açısından bunlar da belirli kültürlerin ifadeleridir.

Kültürün İlk Pozitif Tanımı

Kültürün ilk pozitif tanımına antropolojinin kurucularından Edward Burnett Tylor’ in yapıtlarında rastlanır. Tylor, Primitive Culture’da (1871; İlkel Kültür) kültürü, “bilgilerden, inançlardan, sanattan, ahlaktan ve insanın toplumda yaşayan bir varlık olması nedeniyle edindiği bütün öbür yetenekler ve alışkanlıklardan oluşan karmaşık bütün” olarak tanımlar; Anthropology, an Introduction to the Study of Man and Civilization’da da (1881; Antropoloji, İnsan ve Uygarlığın İncelenmesine Giriş) bu anlamda kültürün yalnızca insanlara özgü olduğunu söyler. Antropoloji ve etnoloji disiplinleri geliştikçe kültür olgusunun karmaşıklığı daha belirginleşmiş, kültür tanımları da çeşitlenmiştir. ABD’li antropologlar A. L. Kroeber ve Clyde Kluckhohn, Culture: A Critical Review of Concepts and Definitions (1952; Kültür Kavramlarına ve Tanımlarına Eleştirel Bir Bakış) adlı çalışmalarında, kültürün 164 farklı tanımını verirler. Bunlardan biri olan “öğrenilmiş davranış” yeterli bir tanım değildir, çünkü hayvan türlerinin yaşamında da doğal davranışların dışında, sonradan edinilmiş ya da öğrenilmiş davranışların payı vardır. Bir başka tanıma göre, kültür (zihindeki düşünceler”den oluşur. Bu da yeterli değildir, çünkü düşünceler toplumda ancak dilde, eylemde ve yaratılmış ürünlerde cisimlendikleri sürece bir işlev ve anlam kazanırlar. Gene bir başka tanıma göre, kültür bir soyutlamadır ya da davranışların soyutlanmasıyla elde edilen zihinsel bir üründür. Bu yaklaşıma göre davranışlar psikoloji biliminin konusudur; psikolojinin alanını aşan kültür de somut davranışların kendileri değil, bu davranışların soyutlanmasıyla elde edilen bir ürün olmalıdır. Ama bu tanımın da karşılıksız bıraktığı sorular vardır. Örneğin, bir evlilik töreni ya da bir vazo, neyin soyutlanmasıdır? Somut davranışlarla bunların soyutlaması olan anlamları olmayabilir.birbirinden ayırmak her zaman kolay olmayabilir.

Davranışçı okuldan bazı ABD’li sosyologlar, kültürün tanımındaki belirsizliği aşmak amacıyla yöntemsel bir ayrım önermişlerdir. Buna göre olaylar ya da insan eylemleri, salt insan organizmasıyla ilişkileri açısından ele alındıkları zaman birer davranış olarak görülebilirler. Birbirleriyle ilişkileri içindeyse bu olay ya da eylemler kültürü oluştururlar. Örneğin konuşma, gırtlağın, ses tellerinin ve ağzın bir eylemi olarak alındığı sürece yalnızca bir davranıştır; organizmanın bir edimidir. Ama sözcükler birbirleriyle ilişkileri içinde, bütün bir anlam dünyası olan dili oluşturur; bu da kültürdür. Gene de sorunun çözümü doğuştan gelen davranışlarla sonradan öğrenilmiş davranışlar arasında ayrım yapılmasını gerektirir. Örneğin, yakın akrabayla cinsel ilişki tabusu da bir davranıştır, ama doğuştan gelen, içgüdüsel bir davranış değildir. İnsanların toplum içinde yaşamasının sonucu olan, öğrenilmiş bir davranıştır. Bazı insan eylemleri ve doğal olaylar, hem davranışsal hem de kültürel açılardan ele alınabilir. Ama bazı eylem ya da olayların, doğal, biyolojik bir temeli yoktur; bunlar yalnızca kültürel olgulardır.

 

İnsanın evrimi, toplum ve kültür. 

Kültürün ürünü yalnızca insana özgü bir yetinin olduğunu söylemek bu yetinin de tartışılmasını gerektirir: Kültür yaratma yeteneği, insan türünün bazı biyolojik özelliklerinin mi sonucudur, yoksa insanların toplum halinde örgütlenmiş olmasına mı bağlıdır? Insanın toplumsal yaşantısıyla biyolojik evrimi arasındaki ilişki nedir? İnsan zihniyle başka hayvan türlerinin beyinsel süreçleri arasında yalnızca bir derece farkı mı vardır, yoksa bir nitelik farkı mi söz konusudur?

Soruna “beyin” ve “zihin” sözcükleri arasındaki ayrım temel alınarak yaklaşılabilir. Yalnızca biyo-kimyasal düzeyde bakıldığında daha alt hayvan türlerinin beyinleriyle insan beyni arasında yalnızca bir derece farkı olduğu söylenebilir; bir iletişim mekanizması olarak, insan beyni hayvanların beyinlerinden daha karmaşık ve daha çok bilgi taşımaya elverişli bir organdır. Ama bu derece farkı, insan beynini bir “zihin” haline getirmeye yetecek kadar büyüktür. Hiçbir hayvan türünde oruç tutma, akrabaları sınıflandırma ve yakınlık derecelerine göre birbirinden ayırma ya da yakın akrabalarla cinsel ilişki yasaği gibi davranışlara rastlanmamıştır. Çeşitli hayvan türlerinin kullandığı işaretleşme sistemleri konusunda

henüz yeterli araştırma yapılmamışsa da bunların çevreye uyumu ve türün devamını sağlamaya yönelik işlevsel davranışlar olduğu söylenebilir. Oysa insanın işaretleşme, “simgeleştirme” yeteneği çok daha karmaşık ve zengindir. Insan simgeleri çoğunlukla farklı yorumlara açık, kendi işlevlerinin dışına taşabilen işaretlerdir; geliştirilebilmelerinin nedeni de budur. Buna karşılık hayvanların işaretleri o kadar kesin ve katıdır ki, bir kez öğrenildikten sonra unutulmaları olanaksız gibidir. Hayvanların ve çocukların bebeklik süreleri arasındaki farklılık da bu açıdan anlamlıdır. Hayvanlarin yaşamında öğrenilmiş davranışların payı çok daha azdır; annelerinden öğrenecekleri pek az davranış vardır. Buna karşılık insan yavrusunun insanlaşabilmesi, doğada ve toplumda kendi başına hareket edebilecek bir kişi haline gelebilmesi için bütün bir anlamlar ve aletler dünyasını öğrenmesi, kullanabilmesi gerekir. Bu kültürdür ve kültürün aileden çocuğa aktarılması da hayvanlarınkinden çok daha uzun bir bebeklik ve çocukluk süresini gerektirir. Tylor’ın dediği gibi, “en az gelişmiş vahşiyle en gelişmiş maymun arasında bile bir zihinsel uçurum vardır.” 

 

İnsan beyni başka hayvanlarınkine göre çok büyük ve karmaşıktır. İnsanın simgelestirme yetisinin organik temelinin de ön beyin olduğu sanılmaktadır. Dolayısıyla insansımaymunların bir türünün ya da bazı türlerinin evriminde, beynin simgeleştirme yetisini kazanmasını sağlayan bir aşamanın yaşandığı düşünülebilir. Ama bu noktada yeni bir soru belirir: Bu biyolojik evrim mutlak mıdır, yoksa kendisi de kültürün ve toplumsallaşmanın gelişmesinden etkilenmiş midir?

Biyolojik evrimin mutlak olduğunu düşündüren bazı deney ve örnekler vardır. Bunlardan biri 19 aylıkken sağır ve kör olan Helen Keller’in yaşamıdır. Keller 7 yaşına değin insanların dünyasından, kültürden kopuk yaşamış, ama daha sonra öğretmeni Anne Sullivan’ın yardımıyla bu kopukluğu aşarak kısa sürede bütün bir anlamlar evrenine “giriş” yapabilmiştir.

Tarihte bunun tersini kanıtlayabilecek olaylar da görülmüştür. Fizy nin kültürün doğuşunda tek belirleyici olmadığını gösteren en iyi örnek, 18. yüzyılın sonunda Fransa’da bir ormanda bulunan ve Jean-Marc-Gaspard Itard’ın Rapports sur le 

 

DEVAMI GELECEKTİR …

 

Son Güncelleme : 11.06.2020

Arkadaşlarınızla Paylaşın